TÜRK KÖKENLİ HOLLYWOOD YILDIZI TURHAN BEY İLE BİR SÖYLEŞİ-3

Konuk Yazar

sgmyazilim-ataturk

“Atatürk’ün yaşamı neden ele alınmadı? Son olarak bu yakınlarda Türkiye Hollywood’da Atatürk’ün filmi yaptırmak istedi. Ermenilerin filmin yapımına engel olduğu söylendi. Bu gerçek olabilir mi? Hollywood’da güçlü bir Ermeni lobisi var mı?”

“Hollywood’da güçlü bir Ermeni lobisi yok, ama filmin çekimine güçlük çıkaracak ölçüde güçlü bir Ermeni çevresi var. Bunlar engel olabilirler. Türkler yazık ki, sinemanın gücünü değerlendiremediler.

[Türk yapımcı Adil Özkaptan, Atatürk filminin öyküsünü şöyle anlattı.

“1952 yılında Cecil de Mill ve Douglas Fabriks ile Atatürk filmini çekmeye karar verdik. Sinopsis de yezıldı. Bir gün Cecil bana:

‘Bir hafta kadar Hollywood’da olmayacağım, bilgin olsun’ dedi. Bir hafta sonra geldi. Bana:

‘Ben neredeydim, biliyor musun’ diye sordu.

‘Yok, nereden bileyim? Sen yetişkin bir insansın. Bir hafta burada olmayacağını söyleyip gittin’ dedim. Cecil:

‘Ben Londra’ya gittim. Churchill ile görüştüm. Churchill ‘e ‘Biz Atatürk filmini yapıyoruz. Sizin Çanakkale’de Mustafa Kemal karşısındaki yenilginizi olduğu gibi yansıtacağım. Siz benim dostumsunuz. Bu yüzden bana gücenir misiniz?’ diye sordum. Churchill ‘Hayır, gücenmem tam karşıtı çok mutlu olurum. Atatürk’ün adının geçtiği yerde ben şapka çıkarırım’ dedi. Bunu üzerine ben ‘Peki “Atatürk’ün adının geçtiği yerde şapka çıkarırım” tümcenizi filmin başında yazmama izin verir misiniz?’ diye sordum. Churchill ‘Hayır, bu tümce yetmez. Filmin başında bana 20 dakikalık bir kesit ayıracaksınız. Atatürk’ü canlı olarak ben anlatacağım’ dedi.

Cecil de Mill ile Churchill arasında geçen bu konuşma bizi çok mutlu etti. Coşku ile filmin yapımına giriştik. Ben altyapı desteği sağlamak için Ankara’ya geldim. Celal Amca (Bayar)’ya çıktım. Atatürk filmi düşüncesini ve gelişmeleri anlattım. Celal Amca pek mutlu oldu ve her tür desteği vereceğini söyledi. Ama ne olduysa oldu ve Türkiye bize verilen sözü yerine getirmedi. Cecil de Mill bunun üzerine On Emir filmine yatırdı bu parayı ve temiz kazanç sağladı.

1962 yılında Atatürk filminin çevrilmesi yeniden gündeme geldi. Cemal Gürsel beni çağırttı ve Atatürk filmini yapmamızı istedi. Yeniden işe koyuldum. Atatürk rolü için Yul Bruyner’i seçtik. Yul Bruyner’i Ankara’ya getirdik. Filmin hazırlıkları sırasında Yul, Bulvar Palas’ta iki ay kaldı. O arada biri Yul’a bıçak çekti. Bu olaydan sonra Yul ‘Lanet olsun böyle vahşi millete’ deyip Türkiye’den ayıldı. Filmin çekimi yine gerçekleşemedi. Artık böyle bir filmin çekimi milyonlarca dolar ister. Galata köprüsünün, eski İstanbul’un yeniden canlandırılması gerekir. Bu da korkunç para tutar. Oysa o yıllarda bunlara gerek yoktu. Film çok daha ucuza yapılabilirdi.]

“Günümüzde dünya kamuoyunda yoğun bir Ermeni propogandası var. Korkunç acımasız bir propoganda bu. ‘Musa Dağı’nda Kık Gün’ diye bir kitap çıktı. Bir Türk genç bir Ermeni kıza aşık oluyor. Ana babalar evlenmelerine izin vermiyor, gençler ölümü seçiyorlar. Böyle bir konu. Türklere korkunç acımasız eleştiriler getiriyor. Türk Ermeni çatışması sonuçta bir azınlık/ çoğunluk çatışmasıydı. Babam Ermenilerin nasıl çalışkan insanlar olduklarını, el sanatlarında ustalıklarını anlatırdı. Türklerse pek çalışmayı sevmezlermiş. Artık unutulmalı bu kötü geçmiş.

Şimdi Hollywood’da bir yapımcı Atatürk filmi yapmaya kalksa kimi rizikoları göze almak zorunda. Filmin gösteriminde sinema önünde gösteri yapılması, filmin boykot edilmesi gibi. Yapımcı kolay kolay böyle bir kınamayı göze alamaz. İşte Ermeni de engeli bu türden bir engel.”

“Hollywood’da Türk gücü yok mu?”

“Yok. Türkler bu alanda güçlerini duyurmadılar. Kırklı yıllarda birkaç Türk genci Hollywood’da tutunmaya çalıştı. Turgut Demirağ, Sulhi Ertegün, Enver Muratoğlu, Nazım Kalkavan, Ali İpar ve Adil Özkaptan gelmişlerdi. Bunlardan Adil Beyle hâlâ dostluğumuz sürüyor. Hemen her ay beni telefonla arar. Enver Bey de çok şükür yaşıyor. İstanbul’da büyük bir oteli var. İşte kırklı yıllardan kalan en güzel dostlarım. Hemen hiç Türk olamadım ama hep bu çevre içinde mutlu oldum. Bu arada pek sevdiğim bir senaryo yazarı Türk arkadaşım daha vardı. Ali İpar’ın da arkadaşıydı. Adını anımsayamıyorum. Çok ünlü ve başarılı bir senaryo yazarıydı. Şimdilerde ölmüş olmalı. Benden 20 yaş büyüktü. Benimle hep Türkçe konuşmak isterdi ve ben konuşamazdım. Çok sayıda senaryo ve film öyküsü yazdı. Şimdilerde de Sırrı Bey var. Çok beyefendi bir insan. Ama Hollywood’da etkisi olduğunu sanmam.

Türkiye ve Türk tarihinin film aracılığı ile geniş yığınlara tanıtılmaması büyük kayıp. Günümüzde uluslar kendilerini film aracılığı ile tanıtıyorlar. Kültür, turizm filmle tanıtılıyor. Türkiye bunu uluslararası düzeyde başaramadı.”

“Sizin hâlâ Hollywood’la ilişkiniz var ama.”

“İlişkim şöyle. Beni seven bir ajans var. Film şirketleri her hafta çekecekleri filmlerin listesini iletirler çalıştıkları ajanslara. Ajans boş olan rollere uygun düşecek oyuncuları seçer. Bana uygun rol çıktığında beni arar. Kabul edersem stüdyoya görüşmeye giderim. Aynı rol için salonda bekleyen dört beş kişi daha vardır. Sırası ile içeri alıp rolü denerler. En büyük oyuncu imişim gibi son derce saygılı, ölçülü davranırlar. Ama bu henüz rolü aldığım anlamına gelmez. Sonuçta rolü en beğendikleri oyuncuya verirler. Bu süreçten sonra bankadaki hesaba oyunculuk ücreti yatar.

80 yaşındayım ve oyunculuk düşleri kurmuyorum. Son kez 73 yaşındayken bir filmde oynamıştım. Yaşlı bir oyuncu yapımcı için her zaman bir rizikodur. Avusturya’da kendim de bir film yaptım. Senaryoyu Avusturyalı ünlü yazar Alexander Lanetolenia yazdı. Güzel bir film oldu. Avusturya’da ve Amerika’da gösterildi. Arada bir televizyonda gösterilir. Bu nedenle yapımcıları çok iyi anlıyorum. Bir film yaptığınızı düşününüz. Film bitmek üzere. Son üç günlük çekim kalmış. Oyuncu hastalanmış, felç olmuş ya da ölmüş. Ne yaparsınız? Film bobinleri ile ortada kalırsınız. Sinema sanayisi düşler üzerine kurulan ve düşleri pazarlamaya dayanan bir endüstridir.,

“Hollywood’da insan ilişkileri nasıl? Son dönemlerde sanki içe dönük bir düzeni var. Oyuncuların çocukları oyuncu oluyor. Film dünyasına girmek için film çevresinde doğmak mı gerekiyor?”

“Hollywood’da kimi ilişkiler sözkonusu, bu doğru. Sözgelimi oyuncuların % 60-70’i eşcinseldir. İyi eğitimli, zeki kibar insanlar. Çok kez bunların eşcinsel olduğu aklınızdan bile geçmez. Bu pazarda kadınlar da pek etkilidir. Ben kırk yıl sonra ilk rolümü bir kadın oyuncu aracılığı ile aldım. Sinemadan kopmuştum ve 73 yaşındaydım, kimse beni tanımıyordu. W. Filres, o rolü benim oynamam için ayak diretti. Bu tür ilişkiler kapının açılmasına yardımcı olabilir ama bu başlangıç için geçerlidir. Başarısız bir kişinin tutunması olanaksızdır Hollywood’da. Kimin oğlu kimin kızı olursa olsun sonuç değişmez. Lana Turner bir filmde sevgilisine rol sağladı. Ama adam başarısız oldu ve bir daha rol alamadı. Ya da Sylvester Stallone başarılı oldu, kardeşi silinip gitti. Bana, yeteneksiz bir oyuncunun kalıcı olduğunu gösterebilir misiniz? Yok. Yetenek zorunludur. Hollywood olağan üstü acımasız bir yerdir. Başarsız kimseyi ezip geçer. Bir oyuncu ya da yönetmen düşüşe geçti mi kurtuluşu zordur. Sözgelimi Kevin Costner, Kurtlarla Dans filmi ile büyük bir riziko üstlendi, başardı. Ardından yaptığı iki filmle düşüşe geçti ve tepe taklak yuvarlandı.

“Kurtlarla Dans uzun ve sıkıcı bir filmdi.”

“Sizin için uzun ve sıkıcı, Amerikan izleyicisi için değil. Amerikan gençliği o filmde kendini buldu. Amerika tarihi içinde kendi yerini saptadı. Bu nedenle üç dört saatlik film büyük başarı kazandı. Ama ardından gelen iki film Costner’i bitirdi. Amerikan izleyicisi Kurtlarla Dans’ın hatrına birinci filmin başarısızlığını bağışladı. Ama ikinci film de başarısız olunca Costner bitti. Üstelik Postacı güzel bir filmdi. Postacı seyrek olarak hakkı yenmiş filmlerden biridir.

Brodway’den gelen sahne oycularının pek çoğu Hollywood’da başarısız oldu. Oysa bunlar iyi

eğitim görmüş oyunculardı. Ama mimikleri, ses tonları sahneye göreydi. Film oyunculuğu kamera karşısında inandırıcılığa dayanır. Bakışınla, mimiklerinle, hareketlerinle kameraya duygularını yansıtmak zorundasın. Abartma, zorlama, tiyatro türü rol kesme kamerada bir işe yaramaz. Kamera karşısında yaşar gibi oynamak zorundasın. Bu nedenle sahne oyuncularının pek çoğu sinemada başarısız oldu. Avusturya’da Akademide eğitim görmüş pek çok oyuncunun yazgısı da bu oldu.”

“Hollywood’un kimi yetenekli sanatçıları dışladığı, bitirdiği söyleniyor. Sözgelimi Orson Welles için böyle söylenir. Kendisini tanıdınız mı?”

“Evet yakında tanıdım. Harika bir insan, harika bir yönetmen, harika bir oyucuydu. Kendisinin yapımını üstlendiği bir filmde oyunculuk da yaptım. Savaş Sırasında Hollywood adlı bir filmdi. Savaşta her şeyin nasıl dikkatli olmasını gerektiğini anlatan bir filmdi. Orson çok yetenekli, çok iyi bir insandı.”

“Ama Hollywood’a küskün ayrıldı.”

“Tümüyle kendi suçu! Her yakınına borç taktı. Para kazanamayacak duruma geldi. Dostlarından aldığı paralarla yaşamaya başladı. Bu yüzden Fransa’ya kaçtı. Paris’e yerleşti, bir tür kaçak yaşadı.”

“Nasıl olur? Orson Welles gibi büyük bir sanatçı para batağına nasıl saplanır?”

SÖYLEŞİ DEVAM EDECEK…

Prof.Dr.M.Fuat BOZKURT

Konuk Yazar tarafından yazıldı

Başa Dön