İZLANDA GERÇEĞİ

Levent Şahin

sgmyazilim_eski_bir_futbol_topu

2016 yılı Avrupa Futbol Şampiyonası’nda kimsenin şansa vermediği bir takım sürpriz bir biçimde gruplardan çıkarak çeyrek finale yükseldi. Belki de yarı final ve finale kadar gidebilecekler. Adı geçen takım aslında Türkiye’nin çok yakından tanıdığı bir ülkenin takımı: İzlanda.

İzlanda futbolla ilgilenenler bilirler, Türkiye’nin de olduğu gruptan başarılı bir şekilde grup birincisi olarak çıktı. Biz ise milyonda bir olacak ihtimaller, olmayacak, olamayacakların bir araya gelmesiyle, tüm şans unsurlarının da gerçeklemesiyle Avrupa Şampiyonasına katılmaya hak kazandık. Yüz yılda olacak şeyler bir anda gerçekleşti ve en iyi üçüncüler kategorisine girerek bun şampiyonaya katıldık.

Peki, katıldık da ne oldu? Grupta sadece daha önce yendiğimiz Çek Cumhuriyetini 2-0 yendik. İspanya ve Hırvatistan’a ise kötü bir futbolla yenildik. İşin üzücü yanı ise turnuvanın en kötü futbol oynayan takımı olarak hafızalarda yer etmemizdi.

Neden böyle bir makale yazdığımıza gelince amacımız futbol öz eleştirisi yapmak değil. Maksadımız meselenin bir sistem ve nitelik konusu olduğunu olanca çıplaklığıyla ortaya koyabilmek.

Bildiğiniz gibi bir hayli süredir ülkemizde kaç çocuk yapalım gibi garip bir muhabbet aldı başını gidiyor. Efendim kimi üç diyor kimi dört kimi de dörtte yetmez beş olsun gibi hiçbir bilimsel yanı olmayan tamamen kişisel duyguların hakim olduğu görüşlerini en yükse perdeden seslendiriyorlar.

Şimdi gelelim zurnanın zırt dediği yere.

Türkiye’nin nüfusu yaklaşık 78 milyon (yaklaşık diyorum çünkü en son nüfus sayımından sonra sadece iki buçuk, üç milyon Suriyeli mülteci ülkemizde barınmaktadır) Avrupa şampiyonasında  başarılı olan İzlanda’nın ise nüfusu 330 bin. Evet, yanlış duymadınız sadece 330 bin.

Eee, nasıl oluyor da 330 bin nüfusu olan İzlanda futbolda bu denli başarılı olurken, 78 milyonluk bir popülasyona sahip olan ülke bu denli başarısız oluyor?

İşte mesele bu.

Demek oluyor ki, çok az bir nüfusa sahip olan bir popülasyondan bile bu denli başarılı insanlar çıkabilirken koskoca 78 milyonluk popülasyondan bir şey çıkmayabiliyor.

Şu halde ne demek istiyoruz?

Yani eskilerin söylediği şekilde “kemiyet” yani çokluk önemli değil mi?

Kaç çocuk sahibi olmaktan ziyade mesele sahip olduğumuz insanların niceliği, becerileri, üretime yaptıkları katkıları. Demek oluyor ki çok az bir nüfusunuz olsa bile yine de nitelikli ve eğitimli insanlarınız var ise başarılı olabiliyorsunuz.

Mesele sadece çokluk azlık meselesi mi?

Tabii ki hayır.

Şimdi bir başka örnek ile konumuza devam edelim.

Türkiye’nin nüfusunu yukarıdaki satırlarda konuştuk. Şimdi de 90 milyonluk Almanya’da bulunan “gurbetçi”lerimizin sayısını verelim. Evet, Almanya’da yaklaşık üç milyonluk bir gurbetçi popülasyonumuz var.

Peki, nasıl oluyor da Dünya çapında üne sahip bir sürü Türk futbolcu yetişebiliyor?

Kimler var bildiğimiz isimler: Mesut Özil, hakan Çalhanoğlu, Nuri Şahin, Ömer Toprak, İlkay Gündoğan, Halil Altıntop, Ceyhun Gülselam…

Liste uzayıp gidiyor. Yaklaşık olarak Bundesliga’da oynayan 18 futbolcumuz var.

Şimdi aynı soruyu tekrar soruyorum: Neden 78 milyonluk bir ülkeden Arda dışında kimse çıkmaz iken 3 milyonluk Türk popülasyonundan bu kadar başarılı futbolcu çıkıyor?

Son bir soru daha sorarak konumuzu nihayete eriştirelim. Neden bizim ülkemizden Nobel alacak bilim adamları çıkmaz iken, ABD’de bilimsel yaşamını sürdüren bilim adamlarımız Nobel alabilecek kadar başarılı oluyorlar: Prof. Dr. Aziz Sancar gibi.

Son tahlilde şunu söylemek zorundayız. Mesele çokluk azlık meselesinden çok daha karmaşık ve derin bir meseledir.

Sonuç sistem olup olmamasıdır. Şayet insanlarınızı yetiştirecek sistemleri kuramazsanız, dünyadaki en son gelişmeleri alıp eğitim sisteminize yerleştiremezseniz, dünyayı günü güne takip etmezseniz sadece kuru kalabalık ve güruh olmaktan öteye geçemezsiniz. Gerek bilimde gerekse de spor da üç yüz binlik bir ülke gelir sizi fersah fersah geçer. İşte gerçek bu.

Acil olarak tüm sistemi elden geçirmeli, hem bize uyan (Doğu-Şark kültürü) hem de bizi geleceğe taşıyabilecek Dünya ile entegre olabileceğimiz muasır medeniyetleri seviyesinin üstüne çıkaracak hamleleri yapmalıyız.

Bu hamleler ekonomiden tutun da siyasete, oradan eğitime, eğitimden sosyolojiye kadar pek çok alanda bu transformasyonu (dönüşü) gerçekleştirmek zorundayız. Yoksa bizden çok daha sayıca az olan ülke ve ülkeler bizi bu amansız yarışta geçmeye devam edeceklerdir.

Eskilerin dediği gibi nitelikten öte nicelik daha önemlidir.

 

Levent Şahin

Eğitim Danışmanı & Yazar

 

Levent Şahin tarafından yazıldı

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


Başa Dön