GÜNÜMÜZ ÇALIŞAN SORUNLARI 5

Levent Şahin

sgmyazilim-reaktif

Günümüz işletmeleri gelişen teknoloji ve tüketim artışına rağmen ne yazık ki pek çok sorunla karşı karşıya. Bunlar; ekonomik sorunlar, kurumsallaşma sorunları, sürdürülebilir büyüme ve gelişme problemleri, tüm bunların yanı sıra çalışanın işe ve işletmeye aidiyet duygusu ve işletme içerisindeki turnover olarak sayılabilir…

Biz bugün tüm bu sorunları ele alacak değiliz tabii ki. Amacımız bu makalede çalışan sorunlarına ve davranışlarına odaklanmak. Yirmi yılı aşkın bir süreyi uluslararası ve ulusal şirketlerde geçirmiş birisi olarak bugüne kadar elde ettiğim bazı bilgileri bu makalede sizlerle paylaşmak istiyorum. Her şeyden önce şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki halihazırda işletmelerde yer alan iki kuşağın —ki bunlar X ve Y kuşağı olarak adlandırılır— çatışması ve kapışması söz konusudur. Ne ilginçtir ki her iki kuşak da birbirinden bihaber olarak iş yaşamında bir şeyler yapmaya çalışmakta olup sık sık da bu farklılıkların sonucu olarak çatışmaktadır. Çünkü her iki taraf da sorunun hem ne olduğunu bilmemekte hem de çözümü yanlış yerlerde aramaktadırlar. Kerameti kendinden menkul “kişisel gelişim guruları” da empati-mempati, Nirvana-mirvana diyerek insanları uyutmakta ve ne yazık ki alıcılar da bunlardan bir çare ummaktadırlar. Hem de kucak dolusu paralar vererek…

Geldiğimiz noktada artık kısaca çalışanların içinde bulundukları sorunları sistematik olarak incelememizde yarar görmekteyim. Bu bağlamda öncelikle genel insan davranışlarına bir bakmak gerekmektedir. Tüm insanlar başlıca durum ve olaylar karşısında iki temel davranış modelini sergilerler: proaktif ve reaktif davranış modelleri. Gelin şimdi bu davranış modellerini teker teker açıklayalım.

Bireylerin günlük yaşamda yaptıkları tutum ve davranışlar, aslında onların davranışlarının hangi kalıpta oluştuğunu gösterir. Olaylara yahut da durumlara hemencecik yanıt ve tepki verenler olduğu gibi—çoğu kişi böyledir—daha soğukkanlı ve mantıklı davrananlar da vardır. Bu durumda iki temel davranış modelinden söz etmek çok doğru olacaktır;

  • Reaktif Davranış Modeli.
  • Proaktif Davranış Modeli.

Bu modelin ortaya çıkışının altında yatan mekanizma ise bir fizik yasasına dayanmaktadır. Newton’un üçüncü yasası olan “her etki beraberinde bir tepkiyi doğurur” kuramıdır. Kaldı ki, gerek fiziksel olaylarda gerekse de insan davranışlarında bu yasa tamamen geçerlidir. Sonuç olarak bireyler yukarıda söylenildiği gibi iki farklı şekilde tepkilerini seçebilirler. Seçmek sözcüğünü özellikle kullandım. Çünkü, bireyler davranış ve tutumlarında tamamen özgür olup her durum için verdikleri kararı kendi özgür ve hür iradeleri ile seçerler. Ancak çoğu zaman bunun direkt kendilerinden kaynakladığını düşünmeyip bir şekilde çeşitli sebeplere yansıtırlar.

Reaktif Davranış Modeli; bir insanın, diğer insanların düşünce ve eylemlerini etkilemeye çalışmasının, dominant (baskın) bir şekilde ve anlayışta olmasını içerirken, aynı zamanda bireyin karşılaştığı olaylar ve durumlar karşısında düşünmeden hemen karar vermesinin ortaya çıktığı tipik bir davranış biçimidir. Bu tip davranışlara “tepkisel davranışlar” adını da rahatlıkla veririz. Çoğu zaman da gerekli sağduyu ve özeleştiriden yoksun bir tavır olarak karşımıza çıkabilmektedir. Bu davranış biçimi genellikle yarardan çok zarar getirir. Böyle olduğu zaman günlük iş ya da özel yaşamda durum çoğu kişi için içinden çıkılmaz bir hal alır.

Reaktif insanlar genel olarak topluluğu etkilemeye çalışan, dominant (baskın) karakterlerdir. Ne yazık ki, reaktif davranış biçimi; bütün olanlardan karşıdakini sorumlu tutmaya yarayan, kendisinde bir suç bulmayan, bencil bir davranış biçimidir ve toplumda karşılaşılma oranı çok yüksektir (toplumun %95’i). Ne acıdır ki bu tip kişiler aynı hatayı defalarca yapabilen kişilerdir…

Bununla ilgili olarak sık sık seminerlerimde karşılaştığım dinleyici tepkilerinden örnek vermek istiyorum. 2013 yılı içerisinde Afyon’da vermiş olduğum bir seminerde en ön sırada oturan bir hanımefendi dinleyicimiz daha konferansın ilk anlarından itibaren kollarını kavuşturarak ve kendisin kapatarak beni izlediğini fark ettim. Ön sırada olduğu için diğer hal ve hareketlerinden de olumsuz bir havada yani reaktif bir yapıda olduğunu düşünmeye başladım. Bakalım nerede ve ne şekilde bir reaktif tepki verecek diye beklemeye başladım. Nitekim konuşmam sırasında bir ara “arkadaşlar, anlattıklarımla ilgili olarak lütfen çekinmeyin, altından bir Çapanoğlu çıkmaz” demeye kalmadan söz bile almadan bana doğru dönerek “İyi söylüyorsunuz da ancak burada bizim müdürlerimizden birisinin soy ismi Çapanoğlu” diye bana çıkıştı. Ardından beni daha da zor durumda bırakmak maksadıyla “bu sözcüğü olumsuz anlamda kullandınız değil mi?” diyerek polemik yaratmak istedi. Neyse uzatmayalım.

Yine bir başka seminerde ise daha ilk anlarda girişte söylemiş olduğum tümcelere bakarak bir dinleyicimiz “Sizin söylemlerinizden dindar olduğunuzu anlıyorum, ancak unutmayınız ki, burada inanmayanlar da var, örneğin ben ateistim” demişti. Bu tepkiler bir şekilde verilebilir; bunda bir beis görmemekle birlikte daha çok bir temele dayanmaması, reel olmaması, daha çok maksatlı ve önyargılı bir tutum içermesi açısından bakıldığında reaktif örnekler olarak ele alınmıştır. Belki aynı tepkiler daha başka şekil ve şekillerde de verilebilir. Ancak ne hikmetse dinleyicilerin göz önünde olanlara karşı incitici ve yaralayıcı tepkileri son zamanlarda çok bariz bir şekilde dikkat çekmekte. Belki bu biraz kendini gösterme, biraz ego, biraz da başka sorunların yansıtılmasından kaynaklanmakta olup gittikçe artan bir şekilde alışkanlığa dönüşmesi üzücü. Reaktif insanların dili daha çok yaralamak, incitmek, eleştirmek ve hicvetmek için kullandıklarını görürsünüz.

Proaktif Davranış Modelinde ise; özeleştiri yapan birey, olaylar karşısında sorumluluk taşıyabilen, hatayı kendisinde arayan, her olaydan gerek olumlu gerekse de olumsuz mutlaka bir sonuç çıkarma davranışı gündeme getirmektedir. Toplumun yaklaşık olarak yüzde beşi bu konumdadır. Bu tür bireyler genellikle, aynı hatayı iki kez yapmaktan kaçınan sofistike kişilerdir. Temel felsefeleri yaşamda ‘hata’ diye bir şeyin olmayıp, her şeyden bir ‘tecrübe’ edinildiği görüşüdür.

Yukarıda söz edilen davranışların hiçbiri ‘doğru’ veya ‘yanlış’ olarak nitelendirilemez. Herkes sadece kendi konfor sınırları içinde hareket eder. Kendi öznel anlayışı ve kişiliğine göre davranır. Dolayısıyla da kendisine en uygun bulduğu davranış modelini tercih eder. Bir kişi değişik durumlarda soru sormaya veya söylemeye yönelik davranış gösterebilirken, bazen de bunun tam tersini benimseyebilir. Bu konuda şu ya da bu iyi denemez. İşte insan davranışlarını kestirmenin zorluğu da buradadır. Söz konusu olan davranış olduğunda da sık sık davranışların değiştiğine şahit olabilirsiniz. Bu son derece doğal bir durumdur.

Özellikle ekonomistlerin en zorlandıkları şeyin bu önceden tahmin edilemeyen ve kestirilemeyen bireysel davranışlar olduğunu çok rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu konuya önceki satırlarda değinmiştik…

Ayrıca bireyin daha önce bir durum ya da uyarana karşı verdiği tepki, başka bir zamanda aynı tepki olmayıp, öncekinden tamamen farklı da olabilir. Çünkü bireyler o andaki en uygun seçeneği kendileri için tercih ederler ve benimsedikleri bu davranışa hak vererek seçimlerini yaparlar. Yani davranışın ne olduğundan çok, o anda bireye bu seçimin mantıklı ve makul gelmesidir durumu belirleyen… Tercih meselesidir tüm olup biten ve insanlar zaman zaman tercihlerini değiştirebilirler. Örneğin, hırsızlık yapan bir kişi de, intihar eden bir başka kişi de o anda kendileri için en iyi seçeneğin bu olduğunu bilmesi nedeniyle davranışlarını gerçekleştirirler. Yani, davranışların değişimi söz konusu iken kişilik için ise tam tersine değişmez olduğunu, bireyin özü olduğunun altını bir kez daha çizmekte yarar görüyorum.

Yaşamda bireyin başarısı ise; kiminle iş yaptığına bağlıdır. Birey, karşısındaki kişinin beklentileri ve istekleri doğrultusunda hareket ettiğinde, başarı gelecektir. Önemli olan nerede olduğunuz değil, olduğunuz yerdeki özellikleri en verimli bir biçimde nasıl kullanacağınızdır.” İşte sihirli cümle de budur. İletişimde başarı, karşıdakinin iletişim metoduna göre tutum ve davranış sergileyebilmektir. Yani sadece kendi tepkinizi bilmek ve iletişim modelinizi belirlemek yeterli olmaz. Aynı zamanda karşı taraftaki bireyin verdiği tepkiyi de değerlendirmeniz gerekecektir. Bu da hiç sanıldığı kadar kolay bir şey değildir.

Günümüzün en önemli sorunlarından birisi de belki budur. Hemen hemen herkes olay ve durumlara hep kendi bildiği ve alışık olduğu bakış açısına göre tepki vermektedir. Herkes kendi penceresinden bakmaktadır. Örneğin, bir maaş zammı alan çalışan şayet zam oranını yeterli görmemişse bu durumda bireye göre patron cimridir; onun hakkını vermemiştir ve haksızlık yapmıştır. Çoğu birey böyle düşünür ve böyle yaşar. Oysa, olması gereken ve rasyonel akılın emrettiği şey; parayı verenin düdüğü çalacağı ilkesidir. Yani, kuralları patronun koyacağı, bu kurala uyan ve uyumlu olan bireylerin işyerinde çalışmaya devam edeceği gerçeğidir. Zira, maaş artışını bir kişi belirler ve o da patronun ta kendisidir. İşinize gelirse çalışır, gelmezse çalışmazsınız. Ama hem çalışıp hem de eleştiremezsiniz. Bu pek doğru bir yaklaşım olmaz. Ne acıdır ki, iş yaşamında çoğunluk hem eleştirir hem de çalışmaya devam eder. Tutarsızdır yani.

Günü sonunda şimdi de gelin isterseniz “reaktif davranış modelleri” kaç türlüdür, bunlara bir bakalım.

Reaktif Davranış Modelleri

  • Kara Murat Kimdir Sendromu,
  • Mandra Filozofu (Çarşı Her Şeye Karşı) Sendromu,
  • Tosun Paşa Sendromu,
  • Ali Baba ve Kırk Haramiler Sendromu,
  • Maval-Martaval Sendromu.

1) Kara Murat Kimdir Sendromu Nedir?

Hani yaşı elverenlerin çoğunun bildiği Cüneyt Arkın filmleri vardır. Bunların bazıları Malkoçoğlu, kara Murat, Fatihin Fedaisi gibi adlarla çekilmiştir. Bu filmlerde yenilmez ve kahraman bir Türk akıncısı olan Cüneyt Arkın tekmil Bizans ordularını tek başına kırar geçirir. Hem komik hem de tarihi açıdan seyir zevk, veren sahnelerle dolu filmlerdir. Özellikle Cüneyt Arkın’ın en tehlikeli sahneleri bile dublör kullanmadan çekmesi takdire şayandır. Neyse biz konumuza dönelim hemen.

Bu filmlerden en önemlisi olan Kara Murat serisinde filmin bir sahnesinde Bizans Tekfuru bir köyü ele geçirir ve bu köyde Karar Murat’ı ele geçirir. Ancak o ana kadar Kara Murat’ı ne bir gören ne de tanıyan olmuştur. Bunun üzerine Bizans Tekfuru tüm halkı köy meydanında toplar ve onlara sorar: “Hanginiz Kara Muratsınız çabuk söyleyin?” Halk susar. Korkudan mıdır nedendir bilinmez kimse bir şey söylemez. Bunun üzerine iyice hırslanan Bizans Tekfuru herkesi ölümle tehdit ederek Kara Murat’ın bir an önce ortaya çıkmasını ister. Necip ve asil ruhlu köylülerden birisi bu arada— ki o Kara Murat değildir—ortaya çıkar ve “Kara Murat benim!” diye haykırır. O da ne ardından bir ihtiyar adam aynı şeyi söyleyerek ayağa kalkar, sonrasında bir çocuk, bir kadın bir genç derken tüm köy halkı kendisinin Kara Murat olduğunu ifşa eder. Yani herkes ardı ardına aynı şeyi söyleyerek bıkmadan usanmadan tekrar etmektedir kara Murat olduğunu. İşte bize de rehberlik eden ve sorunu tanımlamamıza yol açan tam da bu sahne olmuştur.

Günün sonunda söylemememiz gerekirse Kara Murat sendromu işletmelerde bir oturumda ya da bir toplantıda insanlara fikri ve düşünceleri sorulduğunda herkesin ilk sözü söyleyeni tekrar etmesi ve sanki farklı bir şeyler söylüyormuş havasına girmesidir. Dikkat edin bakın etrafınızda bu davranışın çok yoğun bir şekilde sergilendiğini göreceksiniz. Nedense insanlar toplu halde oldukları anlarda ortak ve tuhaf davranışlar sergilerler. Örneğin futbol maçlarını düşünün. Hayatında hiç küfür etmemiş birisine bir fiske bile vurmamış kişi ve kişiler etrafından gördükleri sonrasında aynı davranışları yapmaya kalkarlar ve yaparlar. Yurt dışında yapılan bir çalışmaya göre toplu halde bulunan insanların sürü psikolojisi nedeniyle ortalama zekalarının 6 yaşında bir çocuk seviyesine düştüğünü biliyoruz.

Şu halde bu sendromdan kurtulmak için ne yapmalıyız?

Lütfen işyerlerinde size bir soru yöneltildiğinde şayet varsa kendi özgün düşüncelerinizi ifade ediniz. Yok söyleyecekleriniz tekrara girecek ve bir başkasının söyleyeceklerini kapsıyorsa sadece ona katıldığınızı ifade etmekle yetinin. Sakın ola ki siz siz olun “Kara Murat benim!” diye ortalara dökülmeyin!

2) Mandra Filozofu (Çarşı Her Şey Karşı) Sendromu Nedir?

Geçtiğimiz günlerde bir film vizyona girdi. Filmimizin ana karakteri sın derece feylesof ve filozofik bir yaşam entelektüeli. Doğada yaşıyor; asal çalışmıyor; genel hiç mi ama hiç uymuyor ve hemen hemen bildik her şeye karşı çıkan birisi bu nev-i şahsına münhasır adam. Temsil bir konuşmada insan çalışmalı ve üretmeli derseniz hemen size “Ben çalışmaya karşıyım” diyor. Ya da insan teknolojiyi kullanmalı ve bu nimetlerden yararlanmalı dediğinizde ise “Ben teknolojiye karşıyım; doğa da her şey tas tamam ve yerli yerinde bana yetiyor” diye ahkam kesmekte. Sizin anlayacağınız bu sora dışı tutumun sahibi “Mandra Filozofu” bildiğiniz ve alışa geldiğiniz her şeye karşıdır. Bir bakıma Beşiktaşlı taraftarların kurmuş olduğu “Çarşı Grubu”nun yaklaşımı da buna benzerdir. Adı geçen grubun “Gezi Parkı Olayları”nda takınmış olduğu tutum ve tavrı hatırlayınız ne demek istediğimi daha da iyi anlayacaksınız.”

Şimdi gelelim sadede ve sendromu açıklamaya. Bu gruptaki çalışanların temel reaksiyonları reaktif olduğu için hemen hemen her şeye ve herkese karşıdırlar. Bunlar işlerin nedense ilk önce olmazını düşünürler. Pesimist bir yaklaşımı benimsemişlerdir. Olmaz, karşıyım, hayır, katılmıyorum onların en sevdikleri ve en çok kullandıkları sözcüklerdir. İşyerlerinde bir fikri ya da bir tutumu ortaya koyduğunuzda onların uzlaşmaz, karşıt ve aykırı davranışlarından onları diğerlerinden kolayca ayırt edebilirisiniz.

Peki, bu grupta çalışanlarla iletişimi nasıl kuracağız?

Yapılacak şey öncelikle onlara bir emir ya da yapmaları için bir iş verdiğinizde bunun nasıl ve ne şekilde yapılabileceğini en ince ayrıntılarına kadar açıklamanız olacaktır. İşin daha çok olabilirliğinden ve yapılabilirliğinden dem vurmanız yerinde bir tutum olacaktır. Tüm bunlara rağmen hala Mandra Filozofu Sendromunun tüm gereklerini yerine ısrarla getiriyorlarsa onlarla çalışmayın! Çünkü bu tip çalışanlar işletmelere emek, zaman ve para kaybettirirler…

3) Tosun Paşa Sendromu Nedir?

Hepiniz Kemal Sunal’ın unutulmaz tiplemesi olan Tosun Paşa filmini bilirsiniz. Filmde Kemal Sunal gerçekte Kahire Valisi olan bölgenin etkili gücünü temsil eden Tosun Paşa yerine geçer. Ancak yaptığı her hareket ve davranışta onun sahte Tosun Paşa olduğu gerçeği yadsınamaz bir şekilde ortaya çıkar.

Alphonse Karr diyor ki: “Herkesin üç kişiliği vardır; ortaya çıkardığı, sahip olduğu ve olduğunu sandığı”

İşletmelerde çoğu çalışan üst yönetim ve patronaja şirin ve başarılı görünmek maksadıyla ne yazık ki olmadığı bir görüntüye girer ve bu algıyı yaratmaya çalışır. Bunun pek çok sebebi vardır. Bunlar:

Beğenilme arzusu,

Başarılı görülme arzusu,

İşini garantileme duygusu,

Diğerlerinden farklı olduğunu ortaya koyma duygusu,

Yükselme arzusu…

Oysa kişilik kuramına göre kişi neyse odur. Hz. Mevlana’nın da ifade ettiği gibi kişi ne düşünürse o olur ve testide ne varsa dışına o sızar.

İşte Tosun Paşa sendromuna giren çalışan yukarıda saydığım kaygılardan ötürü kılıktan kılığa girer; davranıştan diğerine geçerek asıl kimlik ve kişiliğinin dışında rol yapar. Ne yazık ki bu durum başlangıçta işe yarar gibi görünse de uzun dönemde bireyin gerçekte kim olduğu yani Tosun Paşa olmadığı apaçık ortaya çıkar ve büyü bozulur. Bu durumda diğerleri ve özellikle otorite bu kılıktan kılığa giren bir davranıştan diğerine doğru savrulan kişiye olan güvenini kaybederler…

4) Ali Baba ve Kırk Haramiler Sendromu

Bildiğiniz üzere Ali Baba ve Kırk Haramiler öyküsünde bir lider ve onun etrafında da bir grup vardır. Bunlar kayıtsız şartsız ve hiç düşünmeden liderlerini söylediği eylemleri yaparlar. Kaldı ki öyküde geçtiğine göre bu eylemler adam öldürmekten tutun da hırsızlık ve soygun gibi tüm kötü şeylere kadar evrilir.

İşte iş yaşamında da lidere şu ya da bu sebepten ötürü (ki bu genellikle pragmatik bir yaklaşımdır) bir bağlılık söz konusudur. Buradaki bağlılık olumlu anlamda olmayıp körü körüne bağlılığı tarif etmektedir. Bu durumda grupta bulunanlar asla ve kat’a yaptıkları ve yapacakları eylemler ile ilgili olarak hiçbir şey düşünmez ve sadece yaparlar. Tüm inisiyatif liderdedir. Lider neyi emrederse gruptakiler d e onu yaparlar. Böylece bir konsensüs ya da ortak akıldan söz edilemez. Bu tip davranış modelindeki en önemli handikap ekibin tamamen bir kişinin inisiyatifinde olmasıdır. Yani bu bir nevi tüm yumurtaları aynı küfeye koymaya benzer. Aşırı riskli bir durum olarak çıkar karşımıza. Ve işleyişte işletmeler için istenilen bir durum değildir.

Her şey lidere bağlı olduğu için topyekûn bir gidiş söz konusudur. Oysa bireylerin kendi bireysel alanlarında sorumlulukları ve görevleri vardır. Bu bağlamda kendi sorumluluk alanlarında bazı kararlar almaları gerekir; oysa Ali Baba ve Kırk Haramiler Sendromunda ise tüm yetki, sorumluluk ve inisiyatif liderdedir…

YARIN MAVAK-MARTAVAL SENDROMU… 

yamacegitim Eğitim, Bireysel Gelişim ve Danışmanlık

www.yamacegitim.com

info@yamacegitim.com

GSM: 0505 391 47 39

“Hayat Bir Sunumdur”.

Antalya/TÜRKİYE

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Levent Şahin tarafından yazıldı

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir


Başa Dön